11 Aralık 2008 Perşembe

21. Sayfa

vizeleri bitirmek, sevinmek, wagamama'da yemek yemek, mutlu olmak, eve gitmek, üzülmek, içinin burkulması, mutsuz olmak, mutsuz kalkmak, okula gitmek, derslere girmek, birşey yok demek, neşelenmek, gülmek, sevmek-çok sevmek, yine mutlu olmak, sonra yine mutsuz olmak, bayram tatiline gitmek, mezarlıkları ziyaret etmek, mutsuz olmak, özlemek-çok özlemek, konuşmakla susmak arasında kalmak,

sonra susmak, susmak, hep susmak.

27 Kasım 2008 Perşembe

20. Sayfa

Yağmurun çok güzel yağdığı, üzüntüden çok huzur verdiği ender sabahlardan biriydi. Uyanmasına rağmen yataktan çıkmamıştı. Gri rengin hakim olduğu odasında kalkıpta yeni bir güne başlamak için gerekli motivasyonu bulamıyordu. Bunun yerine, çarşafı yorganı birbirine girmiş yatağında dönüp durmayı tercih etti. Kafasını yastıktan kaldırıp masanın üzerindeki saate baktı. Beklediği kişinin şu dakikalarda kapıyı çalması gerekti. Kafasını tekrar yastığına gömdü. Yastığı bütün gece deliksiz uyumasından dolayı kafasının şeklini almıştı, sıcacıktı. Kapı çaldı. Yataktan kalktı ve kapıya doğru yürüdü. Koridorda serin bir rüzgar esiyordu. Ya da en azından o, koridorda yürürken üşüyordu. Otomatiğe bastı ve kapıyı araladı. Mutfak camının önüne yağmur damlaları vuruyordu ritmik bir sesle. Ayak sesleri yankınlandı apartmanın içinde. Küçük ayaklardı bunlar, seslerinden belliydi. Sonra kapı aralandı ve kız içeri girdi. Küçük pembe şemsiyesini köşeye koydu ve botlarını çözmeye başladı. Merhaba bile demeden içeri yürüdü çocuk ve yatağına yattı. Yatak sıcaktı. Botlarını çıkardıktan sonra kızda onun peşinden odaya yürüdü. Suratı düşmüş, içi burkulmuştu. Yatağın köşesine oturdu ve sırtını duvara dayadı. Camdan dışarı bakarken, alt dudağı belli belirsiz titriyordu. "Bir merhaba bile demiyecek misin?" dedi gözlerini camdan ayırmadan. Çocuk "Merhaba" dedi o da kafasını yastıktan kaldırmadan, gözlerini tavandan ayırmadan. "Beni artık sevmiyorsan söylemelisin. Böyle kaba davranmana gerek yok" derken gözleri dolmuştu bile. "Seni ne kadar sevdiğimi çok iyi biliyorsun" dedi ve yataktan doğrularak yanına oturdu, sırtını duvara verdi. Kızın gözlerindeki rimel siyah bir şerit gibi yanaklarından iniyordu. " O zaman böyle yapmamalısın. Kavga ettiğimiz bir akşamın sabahında hem beni yanına çağırıp sonra da yoksayıp bir merhaba demeden gitmemelisin. Ben sana böyle yapmıyorum" dedi. Suratını ellerinin arasına aldı. Küçük bir kızken de aynen böyle ağlardı. Çocuk kolunu omzuna attı ve başını göğsüne yaslamasını sağladı kızın. Camdan dışarı baktı. Yağmur hiç hızını kesmemişti ve rüzgar gülü delicesine dönüyordu. Kafasını kızın başının üzerine yasladı. Gözlerini sımsıkı kapadı ve o da ağlamaya başladı. "Ben seni çok seviyorum, bunu sende biliyorsun." diye tekrarladı. "O zaman neden ağlıyorsun?" diye sordu kız. "Ağlamak, o kadar da huzurlu ve o kadar da ihtiyacım olan birşeydi ki.." diye cevap verdi cocuk, "ve sen tanıdığım insanlar arasında, en güzel ağlayansın" diye ekledi. İkisi de sarıldılar sonra. Birbirlerinin suratlarına, şişmiş gözlerine bakıp kahkahalarla gülene kadar sessiz sessiz ağladılar.

16 Kasım 2008 Pazar

19. Sayfa

Garson bizim masaya yaklaşmaya başladığında, ben yine her zamanki gibi panik olmuştum. Önüme ne zaman bu kadar çok seçenek konulsa, karar vermekte zorlanır ve masada en son sipariş veren kişi olurdum. Kaldı ki bu sefer gergin olmam için bir neden daha vardı, masanın benim oturduğum yere göre sağ çaprazında oturan o, yani Hande. Yine çok güzeldi ve yine çok güzel bakıyordu. Ben bana bakmasını istiyordum ama o kah vitrindeki dondurmalara, kah yoldan geçen insanlara bakıyor, bazen de kafasını çevirip yanındaki arkadaşıyla, Nihal'le konuşup gülümsüyordu. Ah, ne kadar da güzel gülümsüyordu.

Herkes siparişini verdiği için, ben elimde menü ile kalakalmıştım. Garson bezmiş bir şekilde elinde not defteri ile bana bakıyordu. Beni tanısa, eminim ki bana hak verirdi çünkü ben o anda hem Hande'yi etkilemek için güzel bir cümle, enteresan bir konu bulmaya çalışıyor hem de neli dondurma yesem diye düşünüyordum. Artık sırf garsonun değil de, bütün masanın gözleri benim üzerime çevrildiği zaman ben düşünmeye son verdim ve yenilmiş bir edayla "limonlu ve çilekli istiyorum" dedim. Camdan sokağı seyreden Hande güzel gözlerini bana döndürdü ve "aa limonlu! Çok severim!" dedi. O an, gerçekten heyecandan bayılabilirdim.

Masanın başında, sevgilisi Nihal'le oturan Kemal "Limonlu dondurma mu olur ya! Ekşi oğlum ekşi, dondurma dediğin tatlı olur" diye bana takılmaya başladı. Ben manasız biçimde sırıttım. Hande "Hiç limonlu dondurma yemediğin nerden de belli!" diye çıkıştı ona. O andan itibaren hayatımın sonuna kadar favori dondurmamın limonlu olacağından fazlasıyla emindim. "Abi bekle garson getirsin, bir kaşık veririm hastası olursun bir daha başka dondurma yemeye tövbe edersin!" dedim, abartının dibine vurduğumun farkındaydım ama kendime engel olamıyordum. Garson dondurmalarla masaya geldi ve herkes kaşıklarına sarılıp dondurmalarını yemeye koyuldu. Masada "Aa o neli?" "Şundan alıyorum biraz" "Asıl vişneliyi kadıköyde bir yer var orası müthiş yapıyor" gibi cümleler havada uçuşuyordu. Ben yine kafamda, Hande'ye limonlu dondurmamdan bir kaşık teklif etmek için gerekli olan en mükemmel cümlenin ne olduğunu bulmaya çalışıyordum, gözlerim tabağıma kilitlenmiş durumdaydı. Ben karar vermeye çalışırken, Hande bir anda sandalyesinden yükseldi kaşığını tabağıma uzattı ve limonlu dondurmamdan bir kaşık alarak ağzına götürdü. Kafamı kaldırıp Hande'ye baktığımda bana gülümsüyordu. Ben suratımdaki şaşkın ifadeyi silmeye çalışıyordum. "Mmm, çok güzelmiş" dedi. Güzel gülümsemesi dudaklarına o kadar yakışıyordu ki, Boticelli'nin Aphrodite'inin bile bu kadar güzel gülebileceğine ihtimal vermiyordum. Abartıyorum zannedeceksiniz ama, gerçekten çok güzel gülümsüyordu, çok.

Dondurmalar bittikten ve sıcak sular da içildikten sonra, kalkma zamanı gelmişti. "Haydi kalkalım sinemaya geç kalıcaz, daha hangi filme gideceğimize bile karar vermedik" dedi Kemal ve hesabı ödemek için kasaya yöneldik. Ben ve Nihal geride kalmıştık. Nihal bana yaklaştı ve "Artık bir hamle yapsan diyorum, 40 pare top atışı mı bekliyorsun!" dedi. "Dur dur, duyacak şimdi! söyleyeceğim sık boğaz etme! En doğru anı bekliyorum!" diyerek yanından uzaklaştım. Kemal, Nihal ve Hande kapının önüne çıkmışlardı. Ben hesabımı ödedim ve gruba katıldım. Yazdan kalma havalar artık tükenmişti ve kışın habercisi acı bir soğuk İstiklal'de esiyordu. Kafamda okuduğum şiir kitaplarından, öykülerden, romanlardan binlerce cümle uçuşuyordu fakat ben, tabiki karar veremiyordum. Sinema'nın kapısına geldiğimizde durup hangi filme gideceğimizi tartışmaya başladık. Hande Nihal'le konuşuyordu. Ben Hande'ye bakıyordum. Bakışlarımı üzerinde hissetmiş olacak ki, kafasını çevirdi ve bana baktı, gülümsedi. Ben karar vermeye çalışmaktan sıkıldım ve ona doğru yaklaşıp dudaklarından öptüm.

Dudaklarında enfes bir limon tadı vardı.

10 Kasım 2008 Pazartesi

18. Sayfa


Ne doğalgaz zammı, ne "Amerika çökecek, 2010'da Üçüncü Dünya Savaşı çıkacak!" diye tee yıllar öncesinden kehanette bulunmuş, fena tırstıran kahin teyze, ne de aynı güne sıkıştırılmış bir midterm ve bir sunum... Hiçbirinin zerre kadar önemi yok şu anda.

Kadıköy, Mabed ve Ben..
Mutluyum.


maç sonu oturdum düşündüm. geçmiş 6.11.2002'den beri stadda izlediğim bütün derbileri düşündüm. duygulandım. hatıralar sardı 4-1 yanımı.

07 Kasım 2008 Cuma

17. Sayfa

Daracık pis merdivenlerden çıktı. Kapının üzerindeki pirinç isim tabelası düşmüş tek çivi üzerinde sallanıyordu. Bu yüzden kapıyı vurmak yerine zili çalmayı seçti. Kapıyı hayattan bezmiş gibi gözüken siyah kazağı ve siyah bir gözlüğü olan kız açtı. Cansız bir sesle, "Beyaz Sayfa kliniğine hoşgeldiniz doktor birazdan sizinle olacak lütfen bekleyin" dedi. Odaya girdi ve her seferinde ilk defa görüyormuş gibi okuduğu dergilerden birini alıp okumaya başladı. Yoksa gerçekten ilk defa mı görüyordu? Buraya o kadar çok gelmişti ki tam emin olamıyordu. Yaklaşık 20 dakika bekledikten sonra muayne odasından yanında bir hastayla çıktı ve bekleme odasından geçerek hastasını kapıya kadar geçirdi. "Bu akşam rahat uyuyamıyabilirsiniz ama bu tamamen normal, bir sorun olursa yarın beni arayın, kartımı cüzdanınızın iç cebine koydum" dedi ve kapıyı kapattı. Kafasını bekleme odasındaki kanapeye çevirdiğinde onu gördü. "Ooo, hoşgeldiniz 2 ay içinde 4. kez burdasınız, bu alışılmadık birşey" dedi ve güldü. Adam gülmedi. "O kadar oldu mu gerçekten ya?" diye içinden düşündü. "Muaynaneye geçelim orda konuşuruz dedi." Çok net olmasada resepsiyonist kızdan hoşlanmadığını hatırlamıştı. Ya da böyle birşey hiç yoktu ama o an öyle gelmişti. Emin olmaktan vazgeçeli çok olmuştu. Muaynanenin kapısını kapattılar. Doktor masasına geçti. " Bu sefer sorun nedir acaba?" dedi. "Mutlu değilim. Olamıyorum. Kız arkadaşım beni terk etti. Hayatta hiçbirşeyi başaramayacağımı düşünüyorum" dedi yere bakarak. "Kısa sürede bu operasyonu tekrarlamanın yan etkileri olabilir, bir kaç test yapabilirim ama karar yine sizin tabiki" dedi doktor. Adam kafasını yerden kaldırdı ve doktorun suratına baktı. Bir kaç saniye bu beyaz saçlı ve çerçevesiz gözlüklü adamı süzdü, birşey hatırlamaya çalışıyor gibiydi. "Yanlış hatırlamıyorsam buraya ilk geldiğimde, para dışında hiçbirşeyle ilgilenmediğinizi söylemiştiniz" dedi ve ardından ekledi, "Yan etki falan değil. Sorun bende. Ben mutsuzum ve ben yetersizim ve hayatımı sevmiyorum. Düzgün düşünemiyorum. Kazandığım parayı her gün başka bir barın köşesinde eritip, sabaha aynı mutsuz hayata ve aynadaki aynı mutsuz görüntüme uyanmaktansa, bu işi tek seferde bitirmek istiyorum" dedi ve ekledi "Gerçi bunları zor da olsa hatırlayabildiğime göre çok da iyi bir iş çıkardığınız söylenemez, ama kahretsinki param sadece sizin gibi kaçak iş yapanlara yetiyor" Gerçekten de doktor, adamın suçlarcasına yaptığı bu konuşmaya hiç aldırmamıştı. Aksine ekstra iş çıkmadığı için mutlu bile olmuştu. İlgilendiği tek şey paraydı. Adam hasta koltuğuna oturdu. Doktor kirden rengi siyaha dönmüş olan kabloyu yerden alıp adamın ensesine sabitledi. "Komple format atıyorum?" dedi. "Evet, sadece en temel şeyler kalsın. Türk olduğumu, 42 yaşında olduğumu İstanbul'da yaşadığımı ve adımın Celal olduğunu, bilirsiniz işte çocukluk anıları falan.. Temel şeyler" dedi adam. "Yani bütün o yabancı dilleri, yurt dışı eğitiminizi falan bu sefer istemiyor sunuz? Bunları temelli silersem geri dönüşü olmaz biliyorsunuz?" diye sordu doktor, çok da umursamıyordu aslında. "Hiçbirşeyi istemiyorum, belki bu sefer gerçekten mutlu olurum" dedi. Doktor belli belirsiz, "keyif senin, para senin" dedi ve düğmeye basmak için duvara doğru yöneldi. "Ha yanlız, Yann Tiersen'i çok sevmek istiyorum, formatladıktan sonra onları atarsan sevinirim" dedi, "hayat bir fon müziği olmadan çekilmez". Anladık manasına gelircesine kafasını salladıktan sonra doktor düğmeye bastı. Büyük çok parlak bir ışık. Gözlerini açtığında yatağındaydı. İçeriki odadan Summer 78 ' in notaları duyuluyordu. "Ne güzel bir müzik bu!" diye düşündü ve yataktan kalktı.

Evet bende "Eternal Sunshine of the Spottles Mind" seyrettim. Evet bende etkilendim. Evet bende hayata format atmak hayali kurdum.

05 Kasım 2008 Çarşamba

16. Sayfa

Dün gece sabaha kadar cnnpolitics.com adresinde, Amerikan başkanlık seçimi sonuçlarını bildiren mavi ve kırmızı eyaletlerle dolu bir haritayı seyrettim. Barack Obama, baştan sona yarışı önde götürdü ve California ve Florida'nın sonuçları açıklandığında 297 delegeye ulaşmış ve Türkiye saatiyle 5.30 sularında başkanlığını ilan etmişti. Yanlış bilmiyorsam, Amerikan tarihinde katılımın en yüksek olduğu bu seçimlerde, halk hem senatoyu hem temsilciler meclisini hem de Beyaz Saray'ı Demokrat'lara emanet etti.

Etrafımda ve sokakta konuşulan ve bizzat şahit olduğum konuşmalar, "ABD zenci bir başkan seçmez abi" ortak noktasında birleşiyordu seçim öncesinde. Yıllardır insanların zihinlerinde yer etmiş bu düşüncenin en güzel örneği, ekşi sözlük'te yaklaşık 7 yıl önce açılmış olan "bir zencinin abd başkanı olması ihtimali" başlığında görülebilir. Eminim ki teker teker bu insanlar ile konuşmuş olsak siyahi bir insanın ABD başkanı olması ile ilgili sorunu olan birine rastlamazdık fakat bu yerleşmiş "stereotype" ı espiriler ile de olsa devam ettirmek, 21. yüzyılda bile bir siyahi adayın ABD başkanı olmasını şaşkınlıkla karşılayan bir kitlenin mevcut olmasına neden olmuştur.

"Barack Obama çok nitelikli bir başkan adayı olabilir, hatta bence olsun bile, ayrımcılık ortadan kalksın ama Amerika'da bir zenciyi başkan yapmazlar abi, yap-maz-lar" şeklinde halk arasında dile getirilen düşüncenin halk arasında kaldığı düşünülebilir fakat, Türkiye'de çıkan gazetelerinin manşetleri de bu düşünceleri yansıtan ibareler barındırıyor. ( örnek olarak, bugünkü Star gazetesi ve Sözcü gazetesi gösterilebilir) Yani söylemek istediğim, Harward Hukuk Fakültesi'nden mezun olan ve uluslararası ilişkiler dalında ihtisas gören bir adayın başkanlığı söz konusu olduğunda, öne çıkartılan ve şaşırtıcı olarak altı çizilen hususun ten rengi olması bence şaşkınlıkla karşılanması gereken bir durum. Şahsen ben ilk sayfalarda Barack Obama'nın getireceklerini, 8 yıl süren Cumhuriyetçiler'in iktidarından sonra Demokratlar'ın dünya barışına nasıl katkıda buluncaklarını okumayı beklerken, ten rengine yapılan bu vurguyu oldukça gereksiz buluyorum.

Bu yorumu yaparken, tabiki bu olayın ABD tarihinde bir ilk olması nedeniyle bu kadar vurgulandığı gerçeğini yadsımıyorum fakat, çok uzun süredir süren bu seçim sürecinde, Obama'nın ten rengi hakkında yaplıabilecek bütün yorumlar yapılmış ve Obama'nın siyahi olduğu herkes tarafından anlaşılmış durumdaydı zaten ( :P ) ve seçimin sonuçlandığı gün bile ten renginden manşet çıkarmak ne kadar doğru bilemiyorum. "Zencinin zaferi" gibi bir başlık yerine "Demokratların zaferi" gibi bir başlık, bana göre her açıdan daha doğru olurdu.

Barack Obama'nın ABD'nin yeni başkanı olması, bu "stereotype"ın kırılmasında ve toplumdaki ayrımcılığın azalmasında önemli bir rol oynayabilir. En azından, Obama'nın görev süresinin dolmasından sonra gerçekleşecek olan seçimlerde bir siyahi senatörün adaylığı, yaşadığımız süreç kadar şaşkınlıkla karşılanmaz ve bu da yaşadığımız dünyayı daha yaşanılabilir bir hale getirebilir.


Umarım ileriki yıllarda, siyahi vatandaşların yakaladığı bu şansı, Demokrat Parti başkan adayının seçildiği süreçte yine benzer tarzda düşünce tarzı ile mücadele etmek zorunda kalan kadınlar da yakalar. Hatırlarsanız Hilary Clinton'ın adaylığı söz konusu olduğunda "Kadın bir ABD başkanı olmaz abicim, seçmezler" muhabeti, kulaklarımızı bayağı meşgul etmişti.


son olarak; obama güzel. obama datlı.

04 Kasım 2008 Salı

15. Sayfa

Sabah uyandım. Kahvaltımı ederken haberturk.com ve ensonhaber.com gibi sitelerden günün ilk haberlerini okuyordum ki gözüme "Camide ATATÜRK provokasyonu" başlıklı haber çarptı. Çayımı yudumlarken, camide 29 Ekim nedeniyle okunan hutbede Atatürk ve Şehitlerimize dualarını gönderen bir imam ve ona "Allah düşmanlarının adını, Allah'ın evinde anma!" şeklinde çıkışan bir adamı okudum. Sayfayı aşşağı çekmeden önce, halkın bu başkaldırı ile galeyana gelip imama tepki verdiğini düşündüm ve üzüldüm. Fakat sayfanın aşşağısında, camideki halkın tam tersine şekilde davranıp bu çıkışı yapan insanı linç etmeye giriştiklerini, adamın da bundan şans eseri oradan geçen polisler tarafından kurtarıldığını gördüm. Bu çok normal tepki bile, o kadar hoşuma gitti, o kadar memnun etti ki beni... İnsanların verdiği bu tepkiye "çok normal, olması gereken de bu zaten" diye bakmak yerine bundan mutluluk duymak, içinde bulunduğumuz durumdan ve gittiğimiz yönden ne kadar memnunsuz olduğumu göstermeye yeter diye düşünüyorum. Sivas'ta Madımak Oteli'nin tekbirler eşliğinde yakıldığını gördüğüm zaman koltukta oturan annemin arkasına saklandığımı hatırlıyorum. Korkutucuydu gerçekten. Fakat böyle bilinçli insanların hala var olduğunu görmek çok güzel.

Şimdi farkettim de, her ne olursa olsun bir insanın linç edilmesinden memnuniyet duymak da çok sağlıklı bir aklın ürünü olmasa gerek.

Ülkece rehabilitasyon'a gitsek aslında, kafa izni alsak.. ne güzel olur.

Bu sağlıksız düşünce modeline örnek bir ikilemi de eve dönüş yolunda yaşadım. Amcamın doğum günüydü ve ona telefon açmak için, 100'lük telefon kartımla meydandaki bir kulübeye girdim. Telefonun içinde bitmiş ve bittiği için makinanın içerisinde bırakılmış bir kart gördüm. Çıkarma k için elimi attım, ardından duraksadım. "Ya acaba bu bir bomba olabilir mi? Ya bu bir tuzaksa? Ya ben bu kartı çektiğim anda bu telefon havaya uçarsa?" gibi "über" paranoyak bir düşünce ile dolup taştım. O klübeden çıkıp bir yandakine gittim ve amcamla oradan görüştüm.

Korku toplumunun esiri olmuş bir birey olup çıktım gerçekten. Çok korkutucu.

Blogger Template by Blogcrowds