Aralık 09, 2011

Bir takım şeyler hakkında bir kaç kelime..

2005 yılındaki kupa finalinden beri ilk kez Galatasaray'a karşı haklı bir malubiyet aldığımıza tanık oldum. Nasıl davranacağımı bilemedim desem yeridir. Tebrik etmek gerekliydi, tebrik ettim. Daha sonra Twitter'dan bana sataşan arkadaşlar oldu, cevap vermedim. Israr ettiler, yok olmaz dedim. Derbi maçtan sonra fanatik bir arkadaşın ''iğneleyici'' mesajlarını göğüslemeye çalışmak, olgunlukla karşılıyormuş gibi yapmak, eski sevgiliden yeni ilişkisinin detaylarını dinlemek gibi birşey. Hiç gereği yok, almayayım.

Facebook Timeline'ın dünyanın çeşitli yerlerinde halka açılmaya başlandığı haberini okumuştum bu sabah. Akşam saatlerinde yeni Twitter güncellemesi yayınlandı, hem iOS hem de Android için. Ve tabi ardından da yeni site dizaynı, (detaylı bilgi için http://fly.twitter.com/) Mobil uygulamayı güncelleyenlere site için öncelik tanıyacaklarını söylemişler. Beklemedeyim halen. Flipboard uygulaması iPhone'a geldi, Google yeni bir Mobile izleme uygulamasını (bkz: Google Currents) tanıtıyor falan. O kadar yoğun bir akşam oldu ki, bildiğin Sosyal Medya Orgazmı yaşadım.

Hayatımda, uzun zamandır olmasını beklediğim, istediğim, dilediğim şeyler olmaya başladı. ''Jinx'' etmemek adına, sessizce oturup sebepsizce sırıtıyorum.

Ha bir de, az önce Hilal Cebeci John Lennon ve Jim Morrison'ın resminin çizili olduğu bir duvarın önünde memelerini açtığı bir fotoğrafı paylaştı.

Hayat ne acayip lan.

Aralık 01, 2011

Yukarı doğru çıkarken...

Yüksek bir dağa çıkarken, ilk metrelerde insanlar tempolu ve kararlı bir şekilde ilerlerler. Gidilecek yol bellidir, nettir. Yükseklik arttıkça, oksijen azalır, hareketler daha da yavaşlar, dönüp de arkaya baktığınızda geride bıraktığınız yolu görürsünüz ancak tam olarak da seçemeyebilirsiniz, bulutların arasında.

Hayatta da buna benzer anlar olduğunu düşünüyorum, birkaç küçük farkla.

Şimdi dönüp de baktığım zaman, nefes almakta zorlandığım ve durup soluklanmaya çalıştığım anlarda, yaptığım şeyleri, attığım adımları, seçtiğim yolları görüyorum, fakat bu sefer bulutsuz ve açık bir havada. Aksine, ben o yollardan geçerken bulutluydu, önümü görmekte zorlandığım anlar olurdu.

Ne kadar kötü ki, geri dönüp farklı bir yoldan gitmek, bir seçenek değil artık. Bulutlu ve sisli yollarda seçip de yürüdüğümüz yolların doğru olup olmadığını, sadece ileriye gidip de arkamızı döndüğümüz zaman açık ve net olarak görebiliyoruz.

Ve bu yolları tekrar yürüme şansımız yok, asla olmayacak.

Hayatın şakacı yanı olsa gerek.

Kasım 27, 2011

Bohemian Rhapsody



Ben hayatımda hiçbir enstrüman çalmadım. Bir kez bile stüdyoya girmedim. Canlı performasını seyrettiğim bir şarkıcı bir notayı atlarsa / hatalı söylerse bunu fark etme olasılığım çok düşüktür. Konser kültürüm çok yoktur, Rock'n Coke'a bir kere bile gitmedim.

Bütün bunlara rağmen, Queen'den Bohemian Rhapsody'i dinlerken neler hissetiğimi anlatmak istiyorum, bütün bu yüzeysel kişiliğimle beraber. Sanki o şarkıyı o stadyumda dinleyen yüzbinlerce kişiden biri de benmişim gibi, içimden neler geçiyorsa onu aktarmak istiyorum. Bunu yaparsam belki ben de oradakilerden biriymişim gibi hissedebilirim.

Freddie Mercury piyanonun başına geçti ve Bohemian Rhapsody'e giriş yaptı. Çığlıklar! Bütün stadyumla beraber ben de yerimde sallanmaya başladım bir ileri bir geri. Durgunlaştım. Ağlamaklı oldum yine. Eşlik etmeye başladı bütün stad, Queen flamaları ellerinde. Koca, sakin, durgun bir deniz gibi. ''Mama, didn't mean to make you cry. If i'm not back again this time tomorrow, carry on, carry on as if nothing really matters.'' 

Ben kendimi düşünüyorum. Yarın burada olmazsam olabilecekleri aklımdan geçiriyorum. Rüzgarsız bir havada kıyıya vuran dalgalar gibi yavaş ama tek vücutmuş gibi hareket eden dinleyiciler ile birlikte şarkıya eşlik ederken dudaklarım, zihnim bunları düşünüyor. ''Mama, I don't wanna die. Sometimes wish i never been born at all.'' Şu anda hissettiklerimle beraber, ruh halim en dipte. 

Derken Freddie Mercury piyanoya son notayı da vurdu ve ayağa kalktı! Ritmle beraber alkışlar! Bütün stadyum ve tabiki ben bir anda silkindik. Neredeyim? Ne yapıyoruz? Önemi var mı bunların? Haydi zıplayalım! ''I see a little silhouette of a man!'' 

Anlamsızca eğlenmeye başlıyorum. Az önce hiç doğmamış olmayı diliyordum şu anda ellerimi çırpıp opera kısmına eşlik etmeye çalışıyorum şarkının. Saçma değil mi? Tıpkı bir rock grubunun en iyi şarkılarından birinin opera kısmının olması kadar saçma! Az önce çok mutsuzdum ama şu anda içim içime sığmıyor ya deli miyim neyim? ''Beelzebub has a devil put aside for me, for me, for me!'' 

Nakarat bittiği anda herkes bizi neyin beklediğini biliyor. Sahilde koca bir dalganın gelip de  suratlarına çarpmasını bekleyen insanlar gibi gözlerimiz kapalı, bekliyoruz! Az önce şarkıyla beraber usulca salınan insanlar nerede? Hiçkimse yerinde duramaıyor bile! Patlama ve Freddie Mercury tekrar sahnede! Kafanı salla, zıpla, çıldır!

''So you think you can stone me and spit in my eye!? So you think you can love me and leave me to die!? Oh baby! Can't do this to me baby!'' 

Sinirliyim, tepkiliyim, öfkeliyim, yerimde duramıyorum. Takriben 2 dakika önce dünya üzerindeki varlığımı sorguluyordum, şimdi ise kollarımı açmış bana bunu yapamazsın diye haykırıyorum. Uyuşturucu mu bu şarkı?

Freddie Mercury iki kolunu da yana açmış piyanosuna doğru gidiyor. Uçuyor mu sanki? Ben miyim sadece uçan? Hepimizi sakinleştirmeye çalışırmış gibi ard arda piyanonun tuşlarına basıyor. Melodiyi en başından alarak bizi tekrar, o kendi elleriyle taşımış olduğu göğün yedi kat üstünden alıp, yumuşak ve nazikçe indirmeye başlıyor.

Etrafımda gördüğüm renkler birbirlerinden ayrılmaya başlıyor. Wembley Park sakinleşiyor. Yanındakini görüyor tekrar insanlar, evet. Oradalar. Bulanık değil gördükleri artık. Freddie Mercury piyanonun başında. Tek bir devasa dalga gibi büyüyüp, kabarıp da sahile vurduktan sonra, duruluyorlar. Hep beraber, duruluyoruz.

''Nothing really matters, anyone can see. Nothing really matters to me.......''

Buna çok ama çok ihtiyacımız vardı.

''Anyway, the wind blows.....!''

Benim için, dünya üzerinde yazılmış, bestelenmiş, söylenmiş en iyi şarkıdır. 

Yerin 7 kat altından alıp da beni, göğün 7 kat üstüne çıkartan, sonra da silkeleyip yer yüzüne bırakan.

Tartışmam bile.

24 Kasım 1991 - 24 Kasım 2011, 20 yıl olmuş öleli. 

Sonsuz ol Freddie Mercury!


Kasım 16, 2011

İngiltere Günlükleri - 5 | Veda

Uyanmak istemediğim sabahlarım oldu. Kalkmak istemediğim, saatlerce yataktan çıkmamamayı istediğim sabahlar. Güneşin daha doğmamış olduğu saatlerde uyanmış olmanın mahmurluğundan, ya da güneşin doğup da yüzünü göstermemesinden, kendimi kötü hissederdim. Kapa gözlerini. Beş dakika daha uyuyalım, beş dakika bir şeye yararmış gibi.

Melek beni öptü. Uyandım. Gözümü açtığımda hava, açıktı ve güneş camdan içeri dolmuştu bile. Melek fısıldadı, ''Bugün bizim doğum günümüz!'' Güldü, güldüm. Beraberce çıktık odadan. Mutfağa gittik, ben kahve içmek isterim, meyve çayı ister Meleğimin canı, güzel basit bir kahvaltının yanında. Ben bir gün sonra gideceğim, yüzümüze baktığınızda bunu düşündüğümüzü anlayamazdınız, başarılıydık.

Evden çıkalım Melek, yürüyelim seninle, hava serin, ama çok güzel. Gezelim yine beraber. Covent Garden? Olur.. Piccadly Circus? Neden olmasın ki.. Chinatown? Evet evet gezelim yine yürüyelim. Çin yemeği yiyelim mi ya! Yiyelim! Oxford Street? Kesinlikle gidelim.. Bir yerde durmayıp da sürekli hareket edersek, kaçabiliriz belki zamandan, bitmez belki saliseler, saniyeler, dakikalar, saatler ve gün. 

Dönelim artık evimize Melek, bugün bizim doğum günümüz. Başbaşa, romantik bir yemek yiyelim. Biz 6 yaşındayız. Handan ve Mert, 6 yaşını doldurdu, artık 7 yaşında. Büyüdü Melek. Liseyi bitirdi beraber, kep attı, ÖSS'ye girdi, üniversiteyi kazandı, vizelere sınavlara girdi, bir daha kep attı. Beraber büyüdü, büyüdük, kocaman olduk, kocaman. Kocaman seviyorum, seni ben.

Ben bu akşam için kumaş pantolon, güzel bir gömlek, rugan bir ayakkabı getirmiştim Melek, bilmiyorum, güzel olsun istedim. Senin yanında güzel olmak, mutlu ediyor beni. Sen çok güzel olmuşsun yine. Duru, çarpıcı, özel. İlk yıl dönümümüzde, ne kadar da küçüktük... Çamlıca'da bir yemek yemiştik, hatırlıyorsun değil mi? 5 sene sonra bugün seninle Londra'dayız. Seninle büyümenin en güzel, en mutluluk verici yanı bu sanırdım: Seninle beraber hayaller kurmak, düşlemek, düşlemek... Ne büyük hata, hayallerimizi gerçekleştirmeye başlamak, bunun mutluluğu bambaşkaymış. Şimdi çok iyi anlıyorum, Melek.


Londra'da, Uxbridge'de Nonna Rosa adlı İtalyan restoranında bir kadeh kırmızı şarap eşliğinde kutlarken biten yıllarımızı, gelecek olan yıllarımız için de kadeh kaldırdık.

Ertesi sabah güneşin güzel açtığı bir Londra sabahına uyandım, zorla.

Öğlen kalkan uçakla İngiltere'den ayrılırken, kitap okuyarak zihnimi meşgul etmeye çalışıyordum. 

Ayrılığın olmadığı bir geleceğe ulaşabilmek için kalktığını biliyordum uçağımın. Ama işte..

Kavuştum. Mutlu oldum. Huzur buldum. Gezdim. Yedim. İçtim. Gördüm. Hayran oldum.Güldüm. Güldük. İçim burkuldu biraz. Zor geldi. Sustum. 

Her anıyla, harika ve unutulmaz bir tatildi.

Ve sonra, bir anda, bitti.
......
....
.

Sabiha Gökçen'de bavulumu beklerken telefonuma gelen maili açtığımde, uzun cümlelerin, hasretlerin, daha şimdiden özlemelerin başında, en başında,

''Seni Seviyorum!'' yazıyordu.

Gülümsedim, içim ısındı. Bavulumu alıp kapıdan çıktım.

Kasım 13, 2011

İngiltere Günlükleri 4 | Müzeler

İngiltere'de Handan'la beraber yapmaktan en fazla keyif aldığımız şey neydi diye sorarsanız Londra'da bulunan dünyanın sayılı müzelerini gezmekti derim. Bu müzelerin ortak özellikleri hepsinde dünyanın sayılı sanat eserlerini, tarihimizin belirli dönemlerinden bize kesitler sunması ve şaşırtıcı bir şekilde hepsinin bedava olmasıydı. Bunu çok fazla kıskandığımı söyleyebilirim.

Her müzenin girişinde, müzenin haritasının olduğu bir stand ve altında harita bedeli olan (çoğunlukla £1) ücretin atılmasının kibarca rica edildiği bağış kutuları bulunurdu. Ve ister inanın ister inanmayın o haritalardan alan insanların %90'ı bu parayı o kutuya atıyordu. Çünkü bu çok sevdikleri müzeyi gelecekte de gezebilmeleri için kendilerinden de bir fedakarlık yapmaları gerektiğinin bilincindelerdi ve kimsenin onları zorlamıyor olmasına rağmen o parayı o kutuya atmayı bir görev bilinci ile yerine getiriyorlardı. Bizde olsa, o broşürlerin hepsinin toplanın müzenin kapısının dışında, 100-200 metre ilerisinde 5 pound'a satılıyor olacağını düşündüm. Hiç şaşırmazdım gerçekten de.

Handan'la beraber gezdiğimiz müzeler sırasıyla, National History Museum, Science Museum, Victor Albert Museum ve National Gallery. Hepsi birbirinden güzel eserlere sahip, hepsi birbirinden güzel tarihi mimariye sahip ve hepsi de birbirinden kalabalıktı. Eserlerin güzelliğinin yanında benim nutkumun tutulmasına sebep olan şey dokuz gün boyunca müzelerde tanık olduğum çocuklu ailelerin fazlalığı oldu. İngilizler, zaten çok fazla çocuk yapmayı seven bir millet, gördüğüm her ailede minimum çocuk sayısı üçtü. 3 yaşında bir çocuk, 5 yaşında bir çocuk, bebek arabasında bir çocuk, anne ve baba: ideal bir müze ziyaretçisi İngiliz Ailesi! Londra gibi bir şehirde yapılacak o kadar fazla şey varken, dükkanları gezmek, parklara dolaşmak, sinemaya, tiyatroya, konserlere gitmek ve daha niceleri dururken, ve o küçük yaşlardaki çocuklar ile müze gezmek oldukça zor bir eylem olmasına rağmen bunu büyük bir keyifle yapmaları nedeniyle o İngiliz ailelerinin hepsine saygı duydum ve ileride bir gün çocuğum olursa onunla beraber haftasonları İstanbul'un bütün müzelerini gezmenin hayalini kurdum.



National History Museum, yani Doğa Tarih Müzesi'nde doğal hayata dair çok geniş bir sergi bulunuyordu. Dünya üzerinde yaşamış, soyu tükenmiş, halen yaşamakta olan hayvanların her çeşidinden bir örneğini görebileceğiniz iki adet büyük alan- Mavi ve Yeşil Zon. (Dinazorlar, Balıklar, Sürüngenler, İnsan Biyolojisi, Memeliler, Kuşlar, Böcekler, Fosiller, Mineraler, Evrim ve daha neler neler) dünyanın elementlerine odaklanmış bu dünyanın nasıl var olduğunu açıklamaya odaklanmış bir bölüm- Kırmızı Zon (Bu bölümde çok etkileyeci bir deprem simülatörü de vardı, Kobe depreminin canlandırıldığı, korkutucuydu...) Daha çok çocuklara yönelik olan Dinazorlar bölümüne ise, uzuuun kuyrukta beklemeyi gözüm yemediği için gezemedim. Çok gerçekçi bir T-Rex maketinin bulunduğunu söyleyebilirim ama, en azından duyduğum bağırışı gerçekçiydi.


Science Museum, benim çok büyük keyif alarak gezdiğim bir başka müze oldu. Bu müzede de, daha çok çocuklara yönelik, onların ufuklarını açacak interaktif segilerin bulunuyordu. Ancak benim için, tarihten günümüze kadar günlük hayatta kullanılan eşyaların  sergilendiği sergi ile müzenin dördüncü ve beşinci katında bulunan Tıp tarihi bölümleri bulunmaz hazinelerdi. Tıpın ilerleyişinde, ilk çağlardan günümüze kadar bizi alıp getiren bu bölümde kullanılan aletlerin, metodların, kitaplardan ve el yazmalarından örneklerle sergilenmesi, zaman zaman tüylerimi ürpertmedi dersem yalan söylemiş olurum. Aynı zamanda, bahsetmiş olduğum günlük hayatta kullanılan eşyaların paylaşıldığı sergilerde de  ''Masumiyet Müzesi'' tadı aldığım anlar oldu.


Victor Albert Müzesini gezerken ise beni en çok etkileyen bölüm heykellerin bulunduğu sergiydi. Rodin'in heykelleri çok çarpıcıydı. Her heykelin başında durup fotoğraflamak istedim ancak bunu yapacak vaktim pek bulunmuyordu. Bu müzede çocuklara yönelik, onların özellikle hoşlarına gidecek interaktif sergiler, oyunlar, oyuncakların hiçbiri yoktu. Buna rağmen onlarca çocuklu aileyi bu heykellerin arasında sessiz ve hayranlıkla gezerken gördüm ve bende onlara hayran olmaya devam ettim.



National Gallery ise çok geniş bir tablo koleksiyonun olduğu, gezmesi keyifli bir müzeydi. 13. yy'dan başlayarak erken 20. yy eserlerine kadar geniş bir yelpazeyi ziyaretçilerine sunan bu müzede en göze çarpan ressamlar, Boticelli, Uccello, Michelangelo, Leonardo da Vinci, Rembrandt, Monet, Cezanne ve Van Gogh'du. Benim kişisel favorim ise Van Gogh'un ünlü Ayçiçekleri tablosuydu.


Bütün bu saydığım müze gezilerimi güzelleştiren Handan'la el ele, müzelerin yüksek tavanlı odalarında gezerken benim gibi müze gezmekten hoşlanan bir sevgilim olduğu için ne kadar şanslı ve mutlu olduğumu düşünürdüm. Birbirimizi anlıyorduk, ortak şeylerden hoşlanıyorduk, beğendiğimiz bir tablonun karşısında hiç konuşmadan dakikalarca durup düşünebiliyorduk.

Müzelerdeki tabloların değerleri milyon dolarlar ile ölçülüyor olsa bile,

benim için bu anlar daha da paha biçilmezdi, hissedebiliyordum.

Kasım 04, 2011

İngiltere Günlükleri-3 | Özenmek

[Şu anda İstanbul'da, kendi odamda, bu yazıyı yazmak bana geçirdiğim o güzel günleri hatırlattığı için mutluluk verse de, hem o güzel şehirden hem de Handan'dan bu kadar uzakta olduğum gerçeğini de bana hatırlattığı için, biraz iç burkucu]

Biz Türklerin, özellikle yurt dışına çıktığımız zamanlarda daha da fazla milliyetçi olduğumuz pek çok kereler birebir olarak tecrübe ettiğim şaşırtıcı bir gerçektir. Karşımızdaki insanların tavırları olsun, o anda yaşadığımız kültürün bizim kendi kültürümüze uzaklığı olsun, bu hepimizin içinde var olan  aşırı milliyetçilik damarını uyandırmaya yeter gurbet ellerdeyken.

Hal böyle iken, orada görüp de yaşadığım tecrübelerden sonra Londra'nın da oldukça yaşanılası ve gerçekten de özenilecek onlarca yönünün olduğunu kendime itiraf etmem, orada bulunmamın ikinci ya da üçüncü gününe rastlar. İzin verirseniz önce bu özendiğim küçük nüanslardan bahsettikten sonra, yukarıda bahsetmiş olduğum içimdeki milliyetçi damarın da etkisi ile yazımı, Londra'nın o kadar da özenilmeyecek özelliklerinden bahsederek bitireceğim!

Birinci olarak, İngiltere'nin biraz dışına çıkıldığı zaman evlerin hemen hemen hepsinin tek katlı taştan küçük, şirin ve eski olmaları benim gibi bütün bir hayatını yüksek binaların arasında geçirmiş bir ''apartman çocukları'' neslinin üyesi için oldukça çekiciydi. Londra'da çektiğim (vakit bulursam Flickr'da paylaşacağım) 450 küsür fotoğrafın çoğunluğunun, gördüğüm zaman beni bir çocuk gibi heyecanlandıran bu bahsetmiş olduğum tarzdaki sokakların fotoğraflarından oluştuğunu şaşırarak farkediyorum. Ağaçlar içinde, kızarıp da dökülmüş yapraklar ile beraber uzanan bu sokaklarda yan yana sıralanmış taş evleri gördüğüm zaman, ben evlerinin önünden geçerken, insanların çoğu zaman perdelerini bile kapatma ihtiyacı hissetmemelerini sağlayan o huzurlarını içten içe kıskanırdım. Onların her sabah sokak kapısını açıp kapılarına bırakılmış olan gazete ve bir şişe sütü içeri aldıklarını, gazeteyi masalarının üzerine koyduktan sonra sütün yarısını da mutfaklarının arka tarafında bulunan kedilerinin yemek kabına döktüklerini düşlerdim ve ardından da kendi kendime son yıllarda çevremdeki çoğu insanlardan duyduğum cümleleri mırıldanırdım: ''Kedi köpek aslında çok seviyorum ama apartmanda nasıl bakalım? Ses olur, koku yapar, her taraf tüy oluyo, yasak zaten bizim sitede hayvan beslemek...''




Sabahın ilk saatlerinde işlerine gitmek için evlerinden çıkıp yola koyulan insanların uyanmalarına ve güne daha dinç daha enerjik başlamalarına yardımcı olmak için ne tür bir kahve içmek istediğini sorarken gerçekten samimi ve içten bir şekilde gülümseyen Cafe Nero çalışanı, bana bu ülkede yaşayan çoğu insanın gerçekten mutlu olduğunu, yaptığı işten mutluluk duyduğunu ve bu mutluluklarının da yüzlerine yansıdığını hissettirmişti. Kendi şehrimde, o anda yaptığı işi yapmak istemediğini; o anda yaptığı işten, kazandığı paradan ve yürütmek zorunda olduğu hayattan çok farklı bir yerde olma arzusunu gözüne bir bakışımda anladığım insanlarla karşılaştırdığım zaman hem kendim için, hem aynı duyguyu paylaştığım çoğunu tanımadığım ''komşularım'' için üzülmüştüm hem de daha çok kıskanmaya kayan bir hisle İngilizlere özenmiştim. Sonra da, hepimizin kurduğu ama bir türlü ulaşamadığı hayallerin içinde sıkışmış ve bir şekilde elde ettiğimiz şeyler ile yetinmek durumunda bırakılmış olmamız nedeni ile oldukça öfkeli bir topluma dönüştüğümüzü düşünmüştüm. Tatilimin geri kalanını berbat etmemek adına bu düşünceyi hızlı bir şekilde zihnimin gerilerine doğru ittim.




Sıcak ve mis gibi kahvemi yudumlayarak metro istasyonunun girişine doğru ilerlerken, bu seferde bu muntazam işleyen ve şehrin en uç noktalarına bire kolaylıkla ulaşılmasını sağlayan metalden örümcek ağı, Londra metrosuna hiçbir saklama ihtiyacı bile hissetmeden özenirdim ve bunu da Londra'dan döndüğüm zaman bana tatilimin nasıl geçtiğini soran çoğu insanla paylaştım, ''Onların Metro haritasına baktım, sonra bir de kendi metromuz Şişhane - Hacıosman metro istasyonu haritasını düşündüm!'' şeklinde bir espri yapmayı da ihmal etmedim. Londra'nın içinde (Zone 1) geçirdimiz ve her yerini köşe bucak gezdiğimiz bir günün ardından Metro ile evimize dönerken, Handan omzuma başını dayamış ve sessiz sessiz uyurken, bunun bedenimde yaratmış olduğu mutluluk hissinde, belki de  bu muntazam işleyen toplu taşıma sisteminin de bir payı vardı: can sıkıcı bir trafiğin içinde saplanıp kalmamıştık, ya da toplu taşımanın yeterince gelişmediği bir yerde olmadığımız için ben de ulaşımımızı sağlamak adına bir araba kiralamak zorunda değildim, (İstanbul'da gece bir yemekten, tiyatrodan ya da konserden Handan'la beraber eve döndüğümüz akşamlarda, eğer ki korkunç bir trafiğe saplanmışsak, hem trafiğe küfür edip sinirlenir hem de Handan'ın başının soğuk araba camına değil esasında benim omzuma dayanması gerektiğini düşünerek daha da öfkelenirdim.) Güneş batarken yanından geçtiğimiz yeni Wembley Stadyumu'nun resmi, anlatmaya çalıştığım huzur hissini belki biraz yansıtabilir.


Yazımın başında da bahsetmiş olduğum sebeplerden ötürü, İngilizler'in pek de özenilemeyecek özelliklerini, öfkeli bir çocuk gibi hızlı hızlı sayarak bitirmek istiyorum: 

Çok fazla içki içiyorlar! Sabah sokakların kenarlarında çoğunlukla bira şişeler, çöpler, prezervatif paketleri, pizza kutuları gibi bir önceki akşamın eğlencelerinin kalıntılarına yoldan geçen herkes şahit olabilir. Kurallara çok fazla bağlılar, otobüs yolun ortasında 15 dakika boyunca dursa bile, orası durak değilse kapıyı açmıyorlar, bravo doğrusu çok doğru bir hareket! Biraz içip sarhoş olunca kavga etmeye bayılıyorlar. Yanında bir erkek olup olmamasına bakmadan laf atma cüretini kendilerine gösterebiliyorlar! Yanlız bir kız gördükleri zaman hemen gidip konuşma hakkını kendilerine görüyorlar.

Eee, çok kendilerine özgü bir mutfakları yok, anca fish and chips.

Pound çok pahalı.

Bir de yolun solundan gidip, sağından geliyorlar. Bu çok ters ve çok saçma bence.