19. Sayfa

Garson bizim masaya yaklaşmaya başladığında, ben yine her zamanki gibi panik olmuştum. Önüme ne zaman bu kadar çok seçenek konulsa, karar vermekte zorlanır ve masada en son sipariş veren kişi olurdum. Kaldı ki bu sefer gergin olmam için bir neden daha vardı, masanın benim oturduğum yere göre sağ çaprazında oturan o, yani Hande. Yine çok güzeldi ve yine çok güzel bakıyordu. Ben bana bakmasını istiyordum ama o kah vitrindeki dondurmalara, kah yoldan geçen insanlara bakıyor, bazen de kafasını çevirip yanındaki arkadaşıyla, Nihal'le konuşup gülümsüyordu. Ah, ne kadar da güzel gülümsüyordu.

Herkes siparişini verdiği için, ben elimde menü ile kalakalmıştım. Garson bezmiş bir şekilde elinde not defteri ile bana bakıyordu. Beni tanısa, eminim ki bana hak verirdi çünkü ben o anda hem Hande'yi etkilemek için güzel bir cümle, enteresan bir konu bulmaya çalışıyor hem de neli dondurma yesem diye düşünüyordum. Artık sırf garsonun değil de, bütün masanın gözleri benim üzerime çevrildiği zaman ben düşünmeye son verdim ve yenilmiş bir edayla "limonlu ve çilekli istiyorum" dedim. Camdan sokağı seyreden Hande güzel gözlerini bana döndürdü ve "aa limonlu! Çok severim!" dedi. O an, gerçekten heyecandan bayılabilirdim.

Masanın başında, sevgilisi Nihal'le oturan Kemal "Limonlu dondurma mu olur ya! Ekşi oğlum ekşi, dondurma dediğin tatlı olur" diye bana takılmaya başladı. Ben manasız biçimde sırıttım. Hande "Hiç limonlu dondurma yemediğin nerden de belli!" diye çıkıştı ona. O andan itibaren hayatımın sonuna kadar favori dondurmamın limonlu olacağından fazlasıyla emindim. "Abi bekle garson getirsin, bir kaşık veririm hastası olursun bir daha başka dondurma yemeye tövbe edersin!" dedim, abartının dibine vurduğumun farkındaydım ama kendime engel olamıyordum. Garson dondurmalarla masaya geldi ve herkes kaşıklarına sarılıp dondurmalarını yemeye koyuldu. Masada "Aa o neli?" "Şundan alıyorum biraz" "Asıl vişneliyi kadıköyde bir yer var orası müthiş yapıyor" gibi cümleler havada uçuşuyordu. Ben yine kafamda, Hande'ye limonlu dondurmamdan bir kaşık teklif etmek için gerekli olan en mükemmel cümlenin ne olduğunu bulmaya çalışıyordum, gözlerim tabağıma kilitlenmiş durumdaydı. Ben karar vermeye çalışırken, Hande bir anda sandalyesinden yükseldi kaşığını tabağıma uzattı ve limonlu dondurmamdan bir kaşık alarak ağzına götürdü. Kafamı kaldırıp Hande'ye baktığımda bana gülümsüyordu. Ben suratımdaki şaşkın ifadeyi silmeye çalışıyordum. "Mmm, çok güzelmiş" dedi. Güzel gülümsemesi dudaklarına o kadar yakışıyordu ki, Boticelli'nin Aphrodite'inin bile bu kadar güzel gülebileceğine ihtimal vermiyordum. Abartıyorum zannedeceksiniz ama, gerçekten çok güzel gülümsüyordu, çok.

Dondurmalar bittikten ve sıcak sular da içildikten sonra, kalkma zamanı gelmişti. "Haydi kalkalım sinemaya geç kalıcaz, daha hangi filme gideceğimize bile karar vermedik" dedi Kemal ve hesabı ödemek için kasaya yöneldik. Ben ve Nihal geride kalmıştık. Nihal bana yaklaştı ve "Artık bir hamle yapsan diyorum, 40 pare top atışı mı bekliyorsun!" dedi. "Dur dur, duyacak şimdi! söyleyeceğim sık boğaz etme! En doğru anı bekliyorum!" diyerek yanından uzaklaştım. Kemal, Nihal ve Hande kapının önüne çıkmışlardı. Ben hesabımı ödedim ve gruba katıldım. Yazdan kalma havalar artık tükenmişti ve kışın habercisi acı bir soğuk İstiklal'de esiyordu. Kafamda okuduğum şiir kitaplarından, öykülerden, romanlardan binlerce cümle uçuşuyordu fakat ben, tabiki karar veremiyordum. Sinema'nın kapısına geldiğimizde durup hangi filme gideceğimizi tartışmaya başladık. Hande Nihal'le konuşuyordu. Ben Hande'ye bakıyordum. Bakışlarımı üzerinde hissetmiş olacak ki, kafasını çevirdi ve bana baktı, gülümsedi. Ben karar vermeye çalışmaktan sıkıldım ve ona doğru yaklaşıp dudaklarından öptüm.

Dudaklarında enfes bir limon tadı vardı.

0 comments:

Copyright © 2009 - Ben ve Kendim - is proudly powered by Blogger
Smashing Magazine - Design Disease - Blog and Web - Dilectio Blogger Template