Onikinci Sayfa

Okuldan çıkıp da Barbaros Bulvarı'na doğru yürürken sağda Eski MEF Dershanesinin kitaplarını satan dükkanı geçtikten sonra, küçük karanlık bir dükkan var. Ne sattığı hakkında en ufak bir fikrim bile yok. Hatta birşey satıp satmadığını bile bilmiyorum. İçeride hiçbir insan bile görmedim. Ama ne zaman geçsem vitrinde, camın hemen önünde küçük bir halı parçasının üzerinde yatan bir kedi görüyorum. Ya uyuyor, ya geriniyor ya sırt üstü yatıp kendi kendine oyun yapıyor ya da oturan boğa misali oturup sokaktan geçenleri seyrediyor, gözlerini ağar ağar açıp kapatıyor.



Hayatımda benden çok daha iyi hayat standartlarına sahip bir çok insanla karşılaştım. Asla sahip olamayacağım şeyleri, başka bir insanın evinde gördüm/oynadım/kullandım. Belki de hiçbir zaman kulanamayacağım arabaların ön koltuklarına oturdum.



Ama ben hayatımda, hiçbir canlıyı bu kediyi kıskandığım kadar kıskanmadım.



Ve işte bu yüzden, sadece ve sadece bu kedi olarak hayata tekrar gelebilmek için, reenkarnasyonun gerçek olmasını istemeye başladım.

Whiskersdan başka hiçbirşey yemem, haberiniz olsun. Fare falan da kovalamam teklif dahi etmeyin.

Onbirinci Sayfa

Geçen hafta kızarkadaşımın annesi küçük bir operasyon geçirdi. Hastaneleri hala sevmiyorum. Özellikle, "Bu hastanenin yemekleri çok iyidir, özellikle makarnayı pilavı falan çok güzel yapıyolar" diyecek kadar yakından tanıdığım hastaneleri. Bir hastaneyi bu kadar yakından tanımak cidden üzücü birşey aslında. Hastane odalarında yapılan ziyaretlerde bir dönem için hayatımın çok önemli bir bölümünü kapsıyordu ve çok hoş anılar olduğunu söyleyemeceğim. Yinede bu sefer hasta ziyaretini veren tarafta olmak ilginçti ama işin gerçeğinde oradan hızlıca uzaklaşmak istiyordum. Pskilojik olarak bir hastanede kendimi rahat hisetmem için daha kaç yıl geçmeli emin değilim. 2 günün sonunda kızarkadaşımın annesi evine istirahat e çekildi ve ben kapıdan çıkarken "Şikayet Kutusu" ile uzun uzun bakıştım. İçimden, "Kaliteli Yemekler, Zevkli yatak örtüsü seçimi artılarınız, Baba'mın ölümü eksiniz" yazılı bir not bırakmak geldi.

 

Bir hastanede şikayet kutusu olması ilginç geldi cidden. Neyse çok da önemli değil ya boşverin.

 

Vizelerden sonra okuldan iyice koptum. Vizelerimin verdiği rahatlık duygusunun da bunda etkisi var. Dersler bitmiş haberim yok! Son 3 dersini kaçırdığım derslerin finallerinde nelerden sorumlu olduğumu bile bilmiyorum. Bakalım ilk dönem sonunda transcript i burada gerine gerine gösterdim. Büyük beddualar almış olabilirm :p Finalerden sonra yine burda kasılmak en büyük dileğim şimdilik. Midtermler hakkında da kasılırıdm da o kadar da düşmedik. Ego tatmini için başka yollar denemeliyim heralde. hehe.

 

Onuncu sayfadan sonra Onbirinci sayfadan önce günlerimin çooook uzun bir kısmını "How i Met Your Mother" dizisini seyretmekle geçirdim. Beni bu diziyle tanıştırdığı için Eda'ya da ayrı teşekkür ediyorum. Günün birinde How i Met "How i Met Your Mother" adlı bir dizi çekersem kendisni oynamak için Kate Walsh'u işe alıcam. (hehe) Ayrıca Barney sen bizim herşeyimizsin.

Vizelere çalışmam gereken bu günlerde ben yeni aldığım Starbucks Mug'ında Cafe Crown 3'ü 1 arada Karamaelli ile birlikte keyif yapmaktan kendimi alamıyorum. Sıcaklardan mayıştım. İsyanlardayım anlayacağınız.

 

Ders çalışmam gerek artık. Finaller ufukta gözüktü.

 

1 Fincan daha kahve koyayım.

 

Juno Soundtrack'i açayım, loopa alayım.

 

deriiiin deriiin nefes aldıktan sonra.

 

"Modern World History " kitabının sayfalarında dolanmaya başlayayım.

 

isterseniz kalın seyredin beni dicemde sıkılırsınız kesin.

Onuncu Sayfa

birileri Mikail'e, aylardan mayıs olduğunu hatırlatmalı.ve bunu bir an önce yapmalı çünkü durum iyice kontroldan çıkmak üzere. mayıs ortasında yorgan üzerine battaniye örtmek zorunda kalır mı bir insan ya! yuh! ve neticesinde tahmin edebileceğiniz üzere hastayım.

burnum akıyor, hapşırıyorum ve öksürüyorum ve mutsuzum ve havaların bu kadar dengesiz gitmesinden çok şikayetçiyim. dengesiz giden hiçbirşeyi sevmem ben zaten. dengesiz insanları da sevmem. evet. bunun anlatıcaklarıma çok alakası yok ama yeri gelmişken belirtmek istedim.

hasta olmasını bilmediğim gibi, hasta bakmayı da çok iyi bilmiyorum. bu benim için biraz üzücü birşey ama sanırım yaşadıklarımın psikolojik bir etkisi. ailemden birinin hastalanması beni etkiliyor. yani öyle oturup her annem hapşırdığında hüngür hüngür ağlamıyorum ama odamda masamın başında kasılıp kaldığım oluyor. evet aynı evde yaşayan insanların ortak kaderi olarak benden sonra annem de hastalandı ve benden de ağar bir şekilde hemde. bu grip çok salak bir hastalık. çok gereksiz insanı perişan ediyor ve geçiyor. geçeceğini kendi de biliyor aslında ama maksat işte zarar. sırf zarar bir hastalık. ben böyle kasılıp, psikolojik olarak gerildiğim için ve özünde kendim de hasta olduğum için teyzemden yardım aldık bu haftasonu. saolsun geldi bize baktı. mis gibi dolma da getirmiş. diyeti falan boşverdim yumuldum. doktor sorarsa vücudum zayıf düşmüştü yemek zorundaydım pişman değilim diyicem.

çok koyu bir fenerbahçeli olduğum herkes tarafından bilinen bir gerçek olduğu için bu sezonun finişininde bu hasta bünyedeki etkisini tahmin etmişlerdir sanırım. biraz üzüntü, fazlalıkla hayalkırıklığı ve bir o kadarda sinir ve küfürler. ama maçı izlemeyerek çok doğru bir karar almışım tebrik ettim kendimi. kız arkadaşımın yanında kendimi duygusal bakıma almıştım ve bir kız arkadaşın, insanın zor ve kötü anında yanında olabileceği o mukaddes kişinin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha farkettim.

"bak ya gol yemişler bide! ulan son maç be allah sizi kahretsin!" diye sesli sesli söylenirken, bana tatlı tatlı bakması "aa ama hastasın sen gel bırak bilgisayarı üzme kendini sana bir taylot yapalım sıcak sıcak iyi gelir" demesi bile o anki sinirimi ve üzüntümü alıp götürmeye yetti. hayatımın geri kalanını geçirmek istediğim kişiyi bulduğumdan eminim ve bundan dolayı kendimi çok şanslı görüyorum. *kulağını çek tahtaya vur* *belli belirsiz maşallah de*

anneler gününde annemin hasta olması, benim de hasta olmam hatta hasta olduğum için bugün girmeyi düşündüğüm optional midterme girememem ve fenerbahçenin de beni hayal kırıklığına uğratması nedeniyle mutsuz bir haftasonu geçirdiğimi söyleyebilirim.

umarım sizin haftasonunuz güzel geçmiştir. sıkı giyinin, mikail in aldatmalarına kanmayın benim gibi mayıs ortasında selpak paketle kampüste gezmek zorunda kalmayın.

son olarak siteye yaptığım yeniliklere bir yenisini ekledim. gelip de beni bulamazsanız bir sesleni verin "shoutbox"tan içerdeysem çıkarım cama, iki laf ederiz. olmadı aşşaya inerim ben zaten ne öyle camdan bütün sokağa yayın yapar gibi dimi.

tüm galatasaraylı olanların suratına hapşuruyorum efendim.onlar hasta olsunlar. hiç de umrumda olmaz.

Dokuzuncu Sayfa

Bugün farkettim ki, benim için bilim kurgu sinemanın doruk noktası kesinlikle ve kesinlikle "Geleceğe Dönüş" serileri. Ve kendi içimde o kadar doruklara oturtmuşum ki bu filmleri, diğer bütün bilim-kurgu filmlerde bu filmde aldığım zevki alamıyorum, ve bu seri gibi 489 kez tekrardan seyredemiyorum.

Zaman yolculuğu fikri o kadar güzel geliyor ki bana, her seyredişimde oturup hayal kuruyorum, üniversiteyi bitirmenin eşiğinde olmama aldırmadan oturup saatlerce "zaman yolculuğu" hakkında hayal kurabiliyorum. ilk kez küçücük bir çocukken seyrettiğim bu filmin hayatıma artı yöndeki en büyük katkısı bu olmalı sanırım, yaratıcılığımı ve boş boş hayal kurmanın o mükemmel tadını bana ilk kez tattıran film olması. Divx lerini indirileri baya oluyor ama bugün Handan'ımla tekrar seyrederken kendi kendime söz verdim, kesinlikle önümüdeki ay harçlığımı alınca gidip DVD setini alıp rafımın en baş köşesine koyacam, hadi bilemedin bir dahaki ay..

Bir filmi sevmek ayrı birşey de, her seferinde aynı heyecanı yaşamak salaklık mı acaba ya ? bugün onu düşündüm. o saat kulesinden o kablo düştü ya "aha hasktr kesin yetişemez kaldı marty 1955 de kesin, mümkünatı yok" tarzında bir düşünce içine girmeyi hangi mantık hangi ruh hali açıklayabilir ki ? sanırım çocukluğumun favori filmi olması ve her seyrettiğimde beni 10 yaşıma geri götürmesi ana unsur bu konuda.

Sadece Geleceğe Dönüş serisinde değil, tekrarını seyrettiğim pek çok şeyde aslında bu düşünce kafamdan geçer çoğu zaman. Mesela Friends seyredenler bilir. The One Where Ross and Rachel takes a Break bölümünde, o meşhur kavganın ortasında Ross bir an duraklar ve "Is this about Mark?" der ve o anda zincirleme bir reaksiyon başlar ve hem komik hem de üzücü fakat dizinin kalan 7 sezonuna malzeme verecek olaylar başlar, Ross ve Rachel ayrılır. Ve ben bu bölümü her izleyişmide ( evet tekrar tekrar seyretmekten bıkmayacağım bir başka şey de Friends'dir.) "ulan bak birazdan is this about mark diyip herşeyin içine sıçıcaksın, ulan bak akıllı ol deme şunu!" fln diye düşünmeden edemem.

Bir de aynı duyguyu futbol maçlarının gece 2 den sonra verilen tekrarlarında yaşıyorum, büyülü bir gücüm olsa ve o topu 5 santim sola kaydırsam ve gol olmasa ve bütün o anda o maçı seyredenler dumur olsa, "lan!? bu goldü!? daha 4 saat önce stadda seyrettim goldu!? nası olmaz!?" falan diye böyle Allahları şaşsa. ahaha.

Hayal kurmak, hem de böylesine boş boş hayaller kurmak çok lezzetlidir netekim.

tadına doyamazsınız.

tavsiye ederim.

Lanet olsun benim kırtasiye ve yeni şeyler deneme tutkuma, umarım sayfada yaptıklarımı beğenmişinizdir, defterimi süsliyim dedim

Sekizinci Sayfa

İki insan arasındaki iletişimin bilinen en uç noktası olan telepatiye bir minibüsçü ile ulaşmış olmam, gerçekten kendi adıma çok üzücü ve çok şaşırtıcı bir olay.

Benim için haftanın en yoğun günü olan pazartesi gününü yine bir şekilde bitirmiş olmanın rahatlığı ile önce motorla beşiktaştan üsküdara geçmiştim ve metrelerce uzanan minibüs kuyruğunda, sırtımdaki çantanın ağrılığı dakikadan dakikaya artarken, yaklaşık yarım saat beklemiştim.

Son durağa doğru yaklaşırken, "hehe ulan şimdi desem ki ben buradan caddeye nası cıkıcam, hani bana ineceğim yerde haber verecektiniz, beni yanlıs getirdiniz desem, cıngar cıkarsam hehe" diye çok gereksiz bir düşünce kafamın içinde yankılanıyordu. (bugünden bakınca geriye, pazartesi günlerimi bu kadar dersle dolduran rektöre lanet yağdırıyorum hatta) bu sırada, ipodumda çalıp kafamın içinde dans eden Travis'in büyülü notaları ile daha bir haşır neşir olabilmek için sesini sonuna kadar açarken minibüs şöförü yavaşça sokağın başında durdu "abi caddeye burdan cıkıcan bak bu sokağa devam et sonuna kadar" dedi. ! ! :o


Minibüsün kapısında bir kaç metre sonra inmeyi beklerken bir anda dumurlardan dumur beğenir halde bulmuştum kendimi.


"yok abi ben son durakta inicem" dedim. adamda "hee karıştırdım ben hehe kusura bakma" diyip gaza bastı ve minibüsü yanaştırdı,


ben minibüsten inip evime doğru yürümeye başladım,

Travis, ipodumdan kulağıma fısıldamaya devam etti:

"Why does it always rain on me?"

en yakın zamanda aynı minbüsçüye denk geldiğim zaman telepati gücümle 1 üsküdar uzatmayı denicem. hodri meydan


Cidden, "Why does it always rain on me?"

Yedinci Sayfa

İlkokuldayken de başıma gelmişti bu olay. 8 senelik eğitime geçileceğinden ailemin daha emin olmadığı yıllardı ve ben 4. sınıftayken özel öğretmene gidiyordum. facebook hesabımı kapatmadan önce insanların tagleyip "oha ufacıksın!" diye dalga geçtiği halim, mavi ve samimiyetten çok, çok uzak Ahmet Buhan'ın matematik kitabındaki problemler arasında boğuştuğu bir gece, şu anki evimizin mutfağında, camın önündeki yemek masamızın üzerinde babamla karşılıklı problem çözüyorduk hesapta.


problemler zor değil, anlamsız ve hatta biraz da gereksizdi bana göre. göz kapaklarım bu gereksizliğe çok fazla dayanamayacağı için gittikçe ağırlaşıyorlardı ve kafam gittikçe kitabın sayfalarına yaklaşıyordu ve kitabın saman kağıt kokusu burnuma doluyordu.

10 dakika boyunca kitabın üzerinde kestirirken yanlış hatırlamıyorsam o gün içinde yemekhanede dağıtılan eriklerden sonsuz tanesini mideye indirmeye çalıştığım bir rüya görüyorken Babam, "al problemlerini çözdüm, hadi yürü şimdi yatağa, hadi bakayım!" diyerek ızdırabıma son vermişti, ben de gözlerimi ovuştura ovuştura koridoru geçip kitapları masamın üzerine fırlatıp yatağıma yatıp deriin deriin uyumuştum. erikleri de çoktan tükettiğim için rüyasız bir gece geçirmiştim.

Ve bugün bu sayfayı açıp da baktığım zaman, 6. Sayfa üzerinde uyurken buldum kendimi. Salyam akmış hatta biraz, sayfanın köşesi incelmiş bu yüzden, buruş buruş olmuş. Tahmin ediyorum ki, çok kişi gelip uyurken görmüş ama, uyandırmaya kıyamamış olduğu için, sessizliğim bu kadar uzun sürdü.

( Uykumda hayal meyal Emre'nin "sayfayı çevirsenee! çevir!" diye bağırdığı hatırlıyorum, hayırdır inşallah ? :p )

İlkokul anılarımdan canlanan şu anki ruh halimi lise hayatımda hiç bir gün eksik etmediğim bir başka anımla kapatmayı çok uygun gördüm.

"Hocam valla uyumuyorum ya!"

hele bir de ilkokul 4'te özel öğretmenin ödevindeki bir soruyu yanlış yaptığım için ağlayıp kitabı yırtma hikayem vardır ki çok efsane. elbet anlatırım bir gün.
*esner ve çıkar*

Copyright © 2009 - Ben ve Kendim - is proudly powered by Blogger
Smashing Magazine - Design Disease - Blog and Web - Dilectio Blogger Template