Arkadaşlık.

Kardeşlikten girmiştim, arkadaşlıktan devam ediyorum.

Bodrum'dayken muhabeti çok güzel ve aklı başında bir abiyle tanıştım (önce oğluyla sonra kendisiyle). Oğlu ondan 1 hafta önce İstanbul'a döndü fakat ben kendisiyle muhabbet etmeye devam ettim. Zaten tenha olan tatil köyünde, böyle güzel çay yapan, böyle güzel nargile hazırlayabilen bir insanla karşılaşmak tamamiyle benim şansım olsa gerek.

Neyse, konumuz bu değil. Dostluktan arkadaşlıktan konuşurken bir akşam şöyle bir söz etti Hüseyin abi:

- Asıl arkadaşın hatalıyken yanında duracaksın, onu savunacaksın, yardımcı olacaksın... O haklıyken zaten hakim de ondan yanadır, savcı da.

Fazlasıyla düşündüm bu sözleri, bir kaç arkadaşıma sordum ne düşünüyosun bu konuda diye. '' Haksız ise, haksız olduğunu söylerim bu ona değer verdiğim içindir'' diyen de oldu '' kayıtsız şartsız onun yanında olurum çünkü o benim arkadaşımdır'' diyen de.

Ben de sanırım kayıtsız şartsız arkadaşımın yanında olurdum diyenlere dahilim. Bu biraz da şeye benziyor. Arkadaşım dediğin adam bir kavgaya girdiği zaman sonucunun ne olacağını bilmeden sen de kavgaya girersin ya, sonu dayak da olsa nezarethane de olsa düşünmeden dalarsın. Çünkü arkadaşındır o.

Bu doğrultuda, uzun yıllar boyunca benim haksız olduğumdan emin oldukları halde, anlattığım / tecrübe ettiğim olaylarda bana hak veren, benim içimi rahatlatmak için benimle saatlerce & günlerce konuşan bu çok sevgili dostlarıma teşekkürü borç bilirim.

Ayrıca fikirlerinizi de öğrenmek isterim sizce doğrusu hangisidir dersiniz?


Kardeş

Tek çocuk olmaktan her zaman için memnuniyetimi dile getirmiş bir insanım ben. Odamı / kıyafetimi / eşyalarımı hiçbir zaman birileriyle süresiz olarak paylaşmak durumunda kalmadım. Birileriyle duşa girmek için kavga etmedim. O niye benden daha çok sokakta kalabiliyor, ben niye evdeyim vs. gibi tartışmalarda hiç bulunmadım. Bunların yanında, kesinlikle söyleyebilirim ki tek çocuk olmanın doğal bir getirisi sanılan ‘’ şımarmışlığı ‘’ da yaşamadım.

Yalnızlığı her zaman için seven bir insan olduğum, şu an şu dakika bile havuz başında var olan interneti sömrümek için odamdan kalkıp buraya gelmemden de mutlaka anlaşılıyordur. Arkamda tablodan çıkıp da gökyüzüne kondurulmuş gibi bir hilal var, zayıf gölgesi denize vuruyor. Önümde ışıklandırılmış bir havuz var, suyun sesi çok hafif ve ritmik ve civarda hiç kimse yok. Yalnızlık fikri benim için dinlenmekle, kendine vakit ayırabilmek ile, tatil ile çok fazlasıyla ilintili.

Bahsettiğim bütün bu ‘sağlam’ düşünce yapım, geçen gün annem ile teyzem arasında geçen bir konuşmaya şahit olmam ile ciddi biçimde sarsıldı diyebilirim:

A: Refiye, bak tansiyonun çok yüksek çıkmış ilacını içmedin mi yoksa.
T: İçtiim, içmez olur muyum ama belki de bir tane ilaç yeterli gelmiyordur.
A: O zaman iki tane iç bak çok tehlikeli tansiyon ikimiz de çok dikkat etmemiz gerekli.
T: Haklısın haklısın, dur hemen içeyim bir tane daha.

Gözümde öyle bir canlandı ki, bu iki insan gençliklerinde kimbilir kaç kez kavga etmiştirler, kaç kez küsmüştürler, kaç kez birbirlerini annelerine şikayet etmiştirler. Ama hayat ilerledikçe ve kattettiğin yol arttıkça insan kendine bu kadar yakın bir insan daha bulabilir mi? Hiçbir arkadaş, sana kardeşin kadar yakın olabilir mi? Pek sanmıyorum.

O gece uykuya dalmadan önce saatlerce bunları düşündüm.

Günbatımı


13 Eylül 2009, Bodrum.


Güneşin batışını canlı canlı seyreden bir kişi, bu dünya üzerinde endişe edilecek çok az şey olduğunun farkına varmıştır bence. Bütün gün boyunca ışıl ışıl etrafı aydınlatan, kemiklerinizi ısıtan güneş gözünüzün önünde dağların arasında kayıp gidiyor. Bulutlara yansıyor sapsarı ışınları kayboluşundan kısa bir süre daha. Etrafa paniği andıran bembeyaz bir sessizlik çöküyor. Zaten bütün gün sakin olan deniz, daha da sakinleşiyor. Kıyıya vuran minicik dalgalar kulaklarımızda çok özlediğimiz bir melodinin sesi gibi, olabildiğince ritmik. Ve bütün gün, sizin içinize yaşama sevinci aşılamış olan o güneş, kedilerin sıcaktan mayışmasına sebep olan, sırt üstü yatıp şirinlikler yapmasına neden olan o güneş, masmavi gök yüzünde martılara yarenlik eden o güneş dağların ardından batıp sulara gömülüyor.

Bir daha o güneşi görüp göremeyeceğinizden ne kadar emin olabilirsiniz ki? O gün batımının gördüğünüz son gün batımı olabilme ihtimali aklınızda geçti mi daha önce? Geçtiyse eğer, bugün benim içimi kaplayan o huzursuzluğu, çok güzel bir şeye tanık olmanın verdiği mutlulukla mücadele eden korku hissini, belki anlayabilirsiniz. Bembeyaz ay, gecenin içinden yüzünü çıkartıp da güneşin varlığını en karanlık gecede bile bize hissetirmeseydi, çok büyük ihtimalle de bütün geceyi yeni doğacak gün hakkında endişelenerek geçirirdim.


O yüzdendir ki, bir daha ne zaman güneşin batımına canlı olarak tanık olma şansı elde ederseniz, yaptığınız işi kesinlikle bırakın. Kafanızdaki düşüncelerden kendinizi arındırmaya çalışın ve milyarlarca yıldır her gün istisnasız olarak gerçekleşen bu tarifi zor güzelliği seyretmeye koyulun.


Unutmayın ki, o gün batımı seyrettiğiniz son gün batımı olabilir. Ya o güneş yarın sabah doğmayabilir, ya da siz yarın sabah burada olmayabilirsiniz.


Komünist Obama

İdeolojilerin sonuna gelindiği, 1990‘lardan itibaren çok ünlü siyaset bilimciler tarafından makalelerinde kullandığı bir teoriydi. Bunda, tabiki Sovyetler Birliği’nin çökmesinin de büyük bir etkisi vardı haliyle. İdeolojilerden sonra ise artık temel çatışma noktası, Huntington’ın da en meşhur makalesinde değindiği gibi ‘’ Medeniyetler Çatışması ‘’ olacaktı. Bu öngörü de çok yüzdeli bir şekilde, İslam dünyası ve Hristiyan Batı dünyasının 11 Eylül 2001 saldırıları, Hz. Muhammed’in karikatürlerinin yayınlanmasıyla patlak veren krizler vasıtasıyla kendini gösterdi.


Bugün okuduğum bir haberden sonra da, eğer bir gün bu dünyada beraber sorunsuz bir şekilde yaşayabilmeyi başarabilirsek, ( coexistence ) bundan sonraki ayrımın ne olacağı hakkında çok net bir fikir edindim. Bana bu çıplak gerçekliği gösteren kişi de, ABD’li cumhuriyetçiler oldu. Amerikalı’ların ‘‘Redneck’’ olarak tabir ettiği bu insanlar, Barack Obama’nın Sağlık Reformu’nu protesto etmek için 2 milyon göstericiyle Beyaz Saray önünde toplandılar. Obama’nın reformu, seçim öncesinde desteklerini aldığı insanlara verdiği sözü tutmasıydı aslında, ,ülkemizdeki yeşil kart benzeri bir uygulama ile fakir insanların da sisteme dahil edilmesi ve onların da sağlık hizmetlerinden tam randımanla faydalanabilmelerini amaçlayan bir program. Bu programın kendilerine ekstra bir vergi yükü bindireceğine inanan cumhuriyetçiler Obama’ya şu suçlamayı getiriyorlardı: ‘’ Sen ülkeyi komünizm’e götürüyorsun! Sosyalizm’e giden bu yola dur de! ‘’ Obama’nın bu tepkiler karşısında geri adım atacağını düşünmüyorum. Fakat belli destek kaybı yaşayacağı muhtemel. En azından cumhuriyetçi eyaletlerden aldığı desteği kaybedeceği aşikar. Önümüzde dolu dolu bir 4 sene var, iyiler hiçbir zaman çok yaşamaz, Barack Obama’yı doya doya seyretmemizde fayda var diye düşünüyorum çünkü bu redneck’ler ilk seçimlerde onu alaşağı etmek için ellerinden geleni ardlarına koymayacaklar, bu belli. Daha ilk ciddi politikasında ABD başkanını komünist olarak niteleyen bir güruhtan bahsediyoruz.


Birarada yaşamayı başardığımız zaman da, tekrar 18. yüzyıl Fransa’sında olduğu gibi, dünyaya ‘’ zengin / fakir ‘’ ayrımı hakim olacak, bu yüzünü iyice gösterdi. Sağlık hizmeti alacak paraları yoksa, ölsünler! ‘’Bu durum sana benden daha fazla vergi alarak bu insanlara yardım etme hakkını vermez! Burası komünist Rusya değil ‘’ diye çığırtkanlık yapan bu cumhuriyetçiler, ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler diyen Marie Antoinette’ten çok mu masumlar sizce?


Ve bir de, yazıyı bitirirken, bir takım ek vergilerle fakir insanları sistem içine dahil etmeye çalışan, Amerikan tarihinin en sevilen başkanı olan Baracak Obama’yı protesto etmek için toplanan 2.2 milyon kişi ve bunun karşısında, güzel ülkemizde Deniz Feneri davası, oğullara alınan ‘‘gemicikler’’ ile anılan bir başbakana karşı sesini çıkartmayan hatta oy yüzdesini arttıran halkımız.


Tebessüm etmekten başka elimizden ne gelir, pek bilemedim :)


Not: ''Semerkant'' bitti, '' Yükseklik Korkusu''nda 100 sayfayı devirdim.

adiyo!


kafamı dinlemek amacıyla 15 günlüğüne bodruma gidiyorum. denize giricem, kitap okuycam müzik dinliycem ve bol bol yazı yazıp kafamı dinlendiricem. internet bulursam da bunları sizinle paylaşıcam.

giderken yanımda:
  • Nazım Hikmet - Yatar Bursa Kalesinde
  • Paul Auster - Yükseklik Korkusu
  • Jean-Paul Sartre - Duvar
  • Amin Maalouf - Semerkant ( 20 sayfası falan kaldı gerçi )
  • Mustafa Akyol - Kürt Sorununu Yeniden Düşünmek
kitaplarını götürüyorum. bodrumdaki güzelim kitapçılardan alacaklarımdan bağımsız olarak tabi.


adiyo!

Olmaz öyle...


* zrrr .. zrrr *


- Alo?
- Snıf... Alo, Aşkım?
- Aşkım? Noldu neden ağlıyosun?
- Ya ananem Ece'ye masal anlatıyodu.. ( Ece de dünyalar tatlısı, bu sene birinci sınıfa başlayacak bir melek ayrıca )
- Ee, noldu?
- Ya bu Kibritçi Kız masalı ne biçim bi masal ya.. Öyle masal mı olur.... Snıf...
- Yaaa :) Üzülme üzülmeee, masal o...
- Öyle masal olmaz ya, ölmesin...

Şikayet etmekten büyük bir zevk aldığım hayatın bana karşı yaptığı ender iyiliklerden biri, bu kadar iyi kalpli bir sevgili ile beni buluşturmasıdır. Minnettarım o yüzden.

I [heart] NY

1 Eylül 2009. Sonbahar.


Kendimi, bir milyonuncu kez Sex and the City'nin bu en sevdiğim bölümünü izlemekten alıkoyamadım.

Eğer sen, kendini yalnız hissedersen:


Eğer ben,


kendimi yalnız hissedersem,


bundan daha güzel bir, '' çekip gitme '' sahnesi var mıdır acaba? Ve tabiki fonda çalan unutulmaz klasik '' Moon River ''.

New York'a yazılmış, adanmış bir aşk mektubu diye tanımlamış dizinin yapımcısı bu bölümü. Ben ve benim gibi bütün şehir romantikleri için anlamı çok büyüktür.

Copyright © 2009 - Ben ve Kendim - is proudly powered by Blogger
Smashing Magazine - Design Disease - Blog and Web - Dilectio Blogger Template